Peotika Journal #8
Silik Bir Siluet
Bir varmış…
Gözlerimi gök yüzüne kaldırıyormuşum. Bulutlar o kadar yakınmış ki uzansam tutabilirmişim. Hepsi koca bir pamuk yumağı gibi geçip gidiyorlarmış başımın üstünden. Gözlerim şekiller arıyormuş. Kimi kabuğundan çıkmaya çalışan bir salyangoz oluyormuş, kimi yeleleri rüzgarla uçuşan bir at. İçimde bir şeyler kıpırdanıyor, kalbim sıcacık oluyormuş. Üzerime vuran güneş tüm hücrelerime işliyormuş. Kaslarım gevşiyor, canım huzur buluyormuş. Bir ahşap kokusu yükseliyormuş derinden. İnsanlar geliyor insanlar gidiyormuş. Gözler gözlere eller ellere değiyormuş.
Tam orada o masanın başında dirseklerini masaya dayamış bir adam oturuyormuş. Gözleri çok uzaklara dalmış. Bir çocuk koşarak geçiyormuş önünden. Gül ağaçlarıyla dolu bahçeye çıkıyormuş. Bir nefes çekiyormuş içine. Bir kadın yeni yaptığı kahvesini alıp pencere önündeki koltuğa oturuyormuş. Ayaklarının altındaki ahşap yürüdükçe gıcırdıyor, şefkatle sarılıyormuş. Eski naylon çorapları keserek yaptığı yumağından paspaslar örüyormuş. Melodiler değip geçiyormuş kulaklarına, kokular siniyormuş duvarlara. İnsanlar geliyor insanlar gidiyormuş. Gözler gözlere eller ellere değiyormuş.
Sonra bir ses geliyormuş uzaklardan. Giderek yaklaşıyor, sesi kulaklarımı sağır ediyormuş. Korku tepeden tırnağa sarıyor felç ediyormuş beni. Nefesinde karanlık kaynıyormuş. Duran yok, durduran yokmuş. İçimde bir şeyler ölüyor, kalbim buz kesiyormuş. Koca bir pençe uzanıyormuş yüzüme. Çürümüş et kokan tırnakları batıyormuş tenime. Git gide derine iniyormuş acısı. Adam kalkıp yatağa yatıyor, çocuk koşarak dışarı çıkıyormuş. Kadın elindekini koltuğun üstüne bırakıp adamın yanına uzanıyormuş. Umutlar, hayaller toz taneleri gibi ufalıp uçuşuyor, sonra gözden kayboluyormuş. Pençenin tırnakları etlerimi yoluyor, damarlarımı parçalıyor, kemiklerimi kırıyormuş. Sular fışkırıyormuş göz pınarlarımdan. Salyalar akan ağzını bedenimin her yerine arsızca geçiriyormuş. Beni ayakta tutan ne varsa yerle bir ediyor; tüm bedenim sarsılıyor, titriyor, inatla direniyormuş. Tüm direklerim tek tek yıkılıyor parçalarım etrafa saçılıyormuş. Çocuk kederli gözlerle bana bakıyormuş. Gökyüzü giderek uzaklaşıyor, bulutlar kararıyormuş. Ben, bana ait her şeyden vazgeçiyormuşum. Anılar uçup gidiyor, görüntüler siliniyor, insanlar kayboluyormuş. Sadece toprağın kokusu kalıyormuş geriye. Salyangozlar geçiyormuş üzerimden. Soğuk bir mermerin sırtını yasladığı bir duvarda, silik bir siluet oluyormuşum. Anıları kalbime minik bir pencereyi gökyüzüne çiziyormuşum.
Bir yokmuş…


Olan biten, ne olup bittiğini söylemeden de anlatılabiliyormuş işte. O minik pencereden el sallıyorum sana💜
Serda 😔 “Belki de hayattaki en sahici şey, bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallardır” yazmıştım ama bu masal çok içimi acıttı.